top of page

Hayatı bir takım sporu olarak görsek ilişkilerimiz iyileşir miydi?

1 gün önce
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 18 saat önce


Merhaba, Sevgili Okuyucum :)


Bu maili yazarken kahvemi yanıma aldım. Muhtemelen sen de günün bir yerinde, kendine ayırabildiğin kısa bir ara bulup bu satırları okuyorsun. İşte ben de o kısa araya eşlik etmek istiyorum.


Şimdiden iyi okumalar…


Geçtiğimiz günlerde Filenin Sultanları – Türkiye A Milli Kadın Voleybol Takımımız ikinci kez Avrupa Şampiyonu oldu.


Bir izleyici olarak heyecanla başlayan ve gururla tamamlanan duyguların arasında dolaşırken, en çok dikkatimi çeken şey TAKIM RUHU idi.


Takım oyununun da teknik dışında kuralları vardır.

Bir oyuncu her topa kendisi vuramaz.

Her sayıyı kendisi alamaz.

Bazen bir oyuncu çok iyi bir pas verir ama sayıyı başka biri alır.

Bazen bir oyuncunun hatasını takım arkadaşı telafi eder.

Ve en önemlisi:

Takımda herkesin görevi farklı olsa da oyunun sonunda takımdaki herkes aynı sonuç için oynar: KAZANMAK. Şimdi bunu bir de hayat için düşünsek…


Bence hayatımız da bir takım oyunu.

En küçük gruptan başlasak, aile deyince anne, baba, büyük anne-baba, çocuklar diye saymaya başlayacağız.

Herkes aynı ailenin parçası olsa da sorumlulukları aynı değil.


Kimi zaman biri öne çıkar, kimi zaman diğeri.

Kimi zaman birinin taşıdığı yükü diğeri hafifletir.

Kimi zaman birinin yapamadığını diğeri tamamlar.

Çünkü takım olmak, herkesin aynı şeyi yapması değil; farklılıklarımızla aynı oyuna katkıda bulunabilmek değil midir? Gelin biraz daha genişletelim;


İş yerinde?

Arkadaşlıklarda?

Evlilikte?

Bir ülke olarak, aynı takımın üyeleri olduğumuzu hep hatırlasak? Kim bilir yaşadığımız sorunlarda aynı takımda olduğumuzu sıklıkla unutuyor olabilir miyiz, ne dersiniz?


- Birbirimizi rakip gibi görmek…

- Haklılık yarışına girmek…

- Kendi yaptıklarımızın altını fosforlu kalemle çizerken, diğerlerinin hatası olduğunda “onun yüzünden” diyen cümleler kurmak…


“Ben daha çok yaptım.”

“Benim emeğim daha büyük, ödülü ben almalıyım.”

“Ben neden onun açığını kapatıyorum? Hatayı kim yaptıysa o düzeltsin.”

“O iyi bir baba olsaydı / O iyi bir anne olsaydı, bu çocuk böyle olmazdı.” Bunların hepsi bizi aynı takımın oyuncuları olmaktan çıkarıp birbirimizin karşısına geçirebiliyor.


Oysa takım olmak başka bir soru soruyor.

“Şu anda bizim kazanmamız için benim ne yapmam gerekiyor?”


Bazen mesele kimin kazanacağı dahi değil.

Mesele, aynı takımda olduğumuzu hatırlamak.


Kazanmak için kimi zaman bir adım öne çıkıp sesimizi duyurmak gerekirken, bazen pası takımdaki diğerine verip, onun son hamleyi yapması için geri çekilip alan açmak gerekir.


Çünkü her topa kendimiz vuramayız.

Her sayıyı kendimiz alamayız.


Ve belki de hayatın bazı anlarında bizim görevimiz sayı almak değil, iyi bir pas vermektir. İş yerinde “kazanmak” deyince aklımıza çoğu zaman rekabette bizimle aynı işi yapanlara karşı kazanmak geliyor.


Oysa kazanacak olan ilk sırada müşteri olmalı.

Benden aldığı ürünle ya da hizmetle hayatına katkı sağlayabildiğim oranda hepimizin kazanacağını bilmek gerekmiyor mu?


Kurumsal dünyada çalıştığım zamanlarda bizlere takım olmanın değerini hissettirecek eğitimler aldırıyorlardı. Bu eğitimler sırasında gerçekten de takım ruhunda olmayanlar kendilerini belli ediyorlardı.

Buraya kadar her şey güzeldi. Ancak alınan sonuçlardan ne kadar yararlanılıyordu, orası biraz soru işareti olurdu. Çünkü işin özünde bireysel başarıların daha bariz ödüllendirildiği bir sistemde, takımın kazanması demek çoğu zaman departmanın kazanması demekti.

Oysa kazanması gerekenin önce müşteri olduğu sıklıkla göz ardı edilirdi.


Belki hayatımızda da benzer bir şey oluyor. Kendi haklılığımızı, kendi emeğimizi, kendi başarımızı o kadar öne çıkarıyoruz ki, aynı takımda olduğumuzu unutuyoruz.


Peki ya siz? Hayatınızda hangi takımların kazanması için çalışıyorsunuz?


Ailenizin?

İşinizin?

Dostluklarınızın?

Yaşadığınız toplumun?

Ülkenizin?


Ve biraz daha zorunu sorayım:

Aynı takımda olduğunuz halde, kimi zaman rakibinizmiş gibi davrandığınız biri var mı?


Gururla seyrettiğimiz ve ülkemize altın madalya kazandıran Filenin Sultan’larından ilham alıyor olsaydınız,

Bugün hayatınızdaki hangi takıma bir pas verirdiniz?


Takipte kal, sevgiyle kal.

Sabahları aynanın karşısında yüzünü yıkadıktan sonra gözlerinin içine bak ve

“Aferin gayet iyi gidiyorum ya” demeyi sakın unutma.

Sevgiyle,

Mine

Bu satırları okurken aklından neler geçti?

Belki kendi hikayenden küçük bir parça, belki de bu hafta sana iyi gelen bir düşünce...

Senden duymak beni mutlu eder.

9-6 Çalışmaktan Kaçarken Neyi İhmal Ediyoruz? "Aynı rutinde çalışmayacağım" diyerek özgürlüğe adım atmak harika bir his. Ancak özgürlük sandığımız o alanın içinde kendimizi bulduğumuzda, arkadaki görünmeyen sorumluluklarla yüzleşmeye başlarız.


Bu süreçte hayallerimizi romantize etmeden gerçeğe nasıl kucak açıp, yolda kendimizi nasıl tamamlarız?


Eğer bu bülten sana iyi geldiyse, seveceğini düşündüğün bir arkadaşına

kahve eşliğinde okuması için gönderebilirsin.

Bu mektuplar kişisel deneyimlerimi, öğrendiklerimi ve farkındalıklarımı paylaşmak amacıyla yazılmaktadır. 

Tıbbi tanı veya tedavi amacı taşımaz ve profesyonel sağlık danışmanlığının yerine geçmez.


Telefon

 0532 555 5454

Email

Sosyal Medya

  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

© 2025 Tüm Hakları Saklıdır. Mine Alpar

bottom of page